lübistan |
Harf düştü buluttan, yazılacak az sonra. |
Hepimiz pek aşinayız bu parlak yeşil gözlere, koyu kahverengi zülüflere.
Ben söyleyeyim ismini; Şerbet Gula. Bu fotoğrafın çekildiği 85 yılında 13 yaşlarında iken Pakistan toplama kampında kalan Afgan mülteciydi.
Geçenlerde Hayat Vakfı’ndan çıkarken, oraya vakfedilmiş eski birkaç National Geographic sayılarına rastladık bir arkadaşımla. İçlerinde Nisan’02 sayısı da vardı. Şerbet Gula’nın 17 yıl sonraki fotoğrafı kapak fotoğrafı olan sayısı.
Elbette bundan yeni haberdâr olmuyorum. Sadece o sayıyı elime alınca ve Şerbet’e bakınca birkaç şey aklıma geldi.
Bütün dünya olarak Şerbet’i tanıyoruz değil mi? Kime göstersek Şerbet’i, bilir ki evet bir Afgan kız. Aradan yıllar geçiyor ve çekilen fotoğrafa bakıyorsunuz. Ne değişmiş?
Gözlerindeki korku gitmiş, umut mu yerleşmiş?
Dudağına tebessüm mü ilişmiş?
Üzerindeki burka mı yamasız?
Bütün dünya olarak Şerbet’i tanıyoruz. Peki 17 yıl sonra ne değişmiş?
İnsanların yüzündeki kırışıklıklarını, yamalı gömleklerini, korku dolu bakışlarını, kirli ve nasırlı ellerini alıyoruz ve bunu kadrajınıza sığdırmaya çalışıyoruz. Aslında hep alan taraf oluyoruz.
Evet, çöp toplayan çocuk çok anlamlı bakmış.
Evet, nine hayatının hayat çizgisini tebessüm ederek kapatmaya çalışmış.
Evet, baba evine dönerken bir paket süt ve bir de ekmek almış.
Keyfî fotoğraf çekmeye Balat’a giden, fotoğraf çekmekten yorulunca meşhur bir yerde kahve içen, elinde bin liralar dökerek aldığı fotoğraf makinesi olan biz, o fotoğrafı çektikten sonra, ne çocuk için ertesi gün çöp toplamak değişecek, ne ninenin yüzündeki zorlukların çizgileri silinecek, ne de baba evine meyve almış olacak.
Bizimkisi mazlum edebiyatı yapıp, bunu kullanma vicdansızlığı değil de nedir?
O insanla bir şey paylaşamadıktan sonra, o hayatla hayatını kesiştiremedikten sonra ne anlamı kalabilir bütün o gözden akamayan yaşın, hüznün?
Bunları konuşarak ilerledik arkadaşımla. Ben hiçbir zaman profesyonel fotoğrafçı olamayacağımı biliyorum. Ancak fotoğraf çekmek benim için bir tutku ve şuna karar verdim ki kesiştirmediğim, paylaşmadığım hiçbir hayatı fotoğraflamayacağım.
Gidip birlikte istediği türden yemek yemediğim hiçbir çocuğun,
Gidip uzun, pembe bir etek ve gömlek alamayacağım hiçbir mendil satan kızın,
Gidip evine un, süt, yumurta alamayacağım hiçbir annenin,
Gidip dizinin dibinde oturup saatlerce dertlerini dinleyip, elini öpemeyeceğim, kendisine öreceği patik için yün iplik alamayacağım hiçbir ninenin,
fotoğrafını çekmeyeceğim ve bu şekilde herhangi bir fotoğrafın da kritiğini etmeyeceğim.
İlki Şerbet’ti, sonuncusu olarak kalacak.
Şimdilik öğrenci halimle, yaşımla ve statümle ancak bu kadarı elimden gelebiliyor.
Dün bir arkadaş grubunda, bu konuyla alakalı rahatsızlığımı dile getirirken, birden bir arkadaş kesip dedi ki:
- Boşver be Lübeyna! Bak hava güzel, deniz var, kuşlar var. Rahat ol, eğlenmene bak.
- Dertli olmak iyidir.
Gökyüzündeki her bulut dakikada bir biz ona bakalım diye şekil değiştirir.
Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı
Mustafa Kutlu
f/13 1/1000 ISO-200 80mm
Ey iman edenler! Kendilerinizin ya da anne babalarınızın ve ya akrabalarınızın aleyhine dahi olsa, Allah için adaleti sağlamaya çalışan şahitler olunuz. (Bu kişi) ister zengin isterse de fakir olsun Allah ikisinden de önceliklidir. Onun için haktan ayrılıp nefsin arzusuna uymayın. Eğer (dilinizi) eğip bükerseniz veya (şahitlik yapmaktan) çekinirseniz, şüphe yok ki Allah, her ne yaparsanız haberdardır.
Nisâ - 135
Ne çok dinledim bir gecede.
İnsanın büyüleyici bir sesi olunca demek ki.
Rabb, insanları kadın-erkek, zengin-fakir, güzel-çirkin, faydalı-zararlı, güçlü-zayıf, özgür-tutsak, katil-maktul, aşık-maşuk…
diye ayırmıyor.
İnananlar ve inanmayanlar diye ayırıyor. Bakara suresi:
1) Elif, Lâm, Mim.
2) İşte o kitap -bunda şüphe yok aynı hidayet korunacaklar için…
3-4) Onlar ki gayba imân edip, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine merzûk kıldığımız şeylerden infak ederler ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden evvel indirilene… Ahirete yakîni de bunlar edinirler.
5) Bunlar işte Rabb’lerinden bir hidâyet üzerindedir ve bunlar, işte bunlar o murada eren müflihîn!
6-7) Ama o küfre saplananlar, ha inzar etmişin bunları ha etmemişin onlarca müsavirdir, imana gelmezler. Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve bunların hakkı azîm [büyük] bir azaptır!
8-9) İnsanlar içinden kimisi de vardır ki ‘Allah’a ve son güne iman ettik’ derler de mü’min değillerdir! Allah’ı ve mü’minleri akdatmaya çalışırlar, halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
Kapitalizm, komünizm, faşizm, makyavelizm, hümanizm, hedonizm, pragmatizm, liberalizm, sosyalizm, anarşizm, liberteryenizm, bizantinizm, feminizm, izm, izm, izm…
Böyle düşününce cinsiyetçilikle, ekonomiyle, ırkla, hazla, faydayla, güçle vesaire temellendirilmiş olan bütün ideolojiler anlamsız kalmış oluyor.
Bazen düşüncelerimizi, söylemlerimizi, mantık yürütmelerimizi iman üzerinden değil de, diğer parametreler üzerinden kategorize ettiğimizi farkettim.
Ben bu ayetleri hatırladım.
Size de hatırlatayım dedim.
Ah… Sevda ve kavga birbirine karışmışsa demek ki…
Kolsuz ve düğmesiz ve sağ göğsünde bir rozet deliği olan Frenk gömleği,
Bekâr terleriyle sırılsıklamdı, hayata acemi erkeğinin,
Ah gülüm, onu kanla ıslatmayı becerdiğim gün artık ne esirlik ne zulüm,
Ne de gözlerimde sabah tuvaletinden arta kalan sabun köpüğü…
Kardeşlik, dostluk ve arkadaşlık
Bir sancının vücuda ilk girmesi gibi sıcak ve güzel bir şeydir sevgilim.
Çünkü ben onlarla geçtim gerçek bir buluşma olan namazın,
Kesin ve ödün vermeyen saflarından…
Sana döndümse şimdi ben, bütün eski sevgilerimi yığarak döndüm.
Yaşayamadıklarım yaşayabildiklerimden daha çok ve daha layıksa özlenmeye,
Sesim seninle daha gür, şarkılarım daha özgürse, bil ki;
Yaşayamadıklarımızı yaşanabilir kılmak için savaşmak,
Seninle bir menekşeyi koklayıp soldurmaktan daha güzeldir…
İsterdim öğrenmesin ta doğacak oğlum bile sana nasıl yandığımı.
Ben tırnağımla koparırken ta göğsümdeki kermeleri,
Doğacak çocuğuma emanet olsun öfkem, kılıcım ve heyecanım
Ve yüreğim soğusun diye sevgilim yüzüne bakıp susacağım.
Başını bağlayıp düş ardıma, sevgilim düş ardıma
seninle bir adım daha yaklaştım, daha yaklaştım muradıma…
Ve ben diplomalarımı yırttımsa, bunun üstüne kılıcımı kınından sıyırdımsa
kalleşliği bir hamlede yere vurdumsa
savur gülüşlerini ne duruyorsun, konuş dillerin olayım,
Ağla dua et, çünkü hıncımda tazedir sevincimde
Çünkü tek sevda var şimdi içimde ”kavgamız” ve saflarımızda senin yerin…
Nasılda dadanmış sarışın sırtlanları daha gömülmediğimiz mezara, şu küfürbaz kuşağın.
Nasılda tutmuş, kuşatmış yolumuzu, gölgesi arkadan vuranın, alçağın.
Lakin bir umut bulunur daima, bulunur elbet,
Çıkıp sıyrılmaya doğru açılmış bir bitmez umut.
Ki, inancın ve aydınlığın kapısı odur, odur başımızı dik tutarız,
Odur yenilmeyiz karşılaştığımız ilk tahakküme, ilk karanlığa, ilk tel örgüye…
Bizim de haberlerimiz vardır sevgilim ikimizin arasında
Bütün kardeşlerimizin başı bağlıdır ona.
Ve bizim, çünkü bizim haberlerimiz vardır sevgilim; sağlam ve sadık.
Tutunur dağ aşarız yardımıyla, tutunur bileniriz,
Tutunur silme insan olan künyemizi yar kılarız sevdasına…
Sana anlatacağım şeyleri kafamda toparlamadan daha,
Kundaklamaya çağırıyorlar karanlığın kalleş bekçileri,
Tam bir adım kala sabaha uyanıyorum…
Ben ürküntüyle uyanınca çalıyor zilleri kafamın içinde; iğrenç, utanmaz
O zaman koşup Kitabımızın sözlerine saklanıyorum.
Kitap beni itiyor alanlara ve kitap beni itince alanlara
Görsen yiğidin ne kadar cesur ve ne kadar atılgandır.
O zaman bir özge candır, vay heyran yiğidin bir özge candır,
Anasına layık oğul, çocuklarına baba ve sana sultandır…
Esmerim, güzelim, nazlı yarim,
Tam kumrular tüy düşürürken yere, şafak üzere
ve bizimkiler, Kitabın kavline göre ayaklanınca
Ko gideyim, ko ki serbestlesin zincirlerimiz,
Ko ki korkak, ko ki kaçak demesin kimse,
demesin yiğidine…
Kardeşime Mektup
Metin Önal Mengüşoğlu
Ben 1 yaşlarımdayken babam beni havaya atıp tutuyormuş.
Bir keresinde tutamamış.
Kafa üstü düşerken kafamı bir de kapı koluna çarpmışım.
2 hafta aralıksız ağlamışım.
Babam daha 23 yaşında bir delikanlı olduğu için anneme söylemeye korkmuş. Sadece ben çok ağlayınca anneme demiş ki:
Bir zekâ geriliği görürsen muhakkak söyle, tamam mı?
Gülmeyin, çok ayıp.
18 Nisan. İstanbul’un yağmur gününden.
Şöyle ki, Çapa’dan Pazartekke’ye doğru tramway raylarının üzerinden giderken ilk fotoğraftaki gibi bir çarpı işaretine rastladık. Acaba ne olabilir neden burada bu işaret var diye düşünürken, komplo teorileri kurarken bulamadık. O zamansa biz de tam bu noktada durur, ne gördüysek onu çekeriz dedik. Velhasıl kelâm böyle iki fotoğraf oluşmuş oldu.
f/4.5 1/20 ISO-800 40mm
f/4.8 1/30 ISO-800 48mm
Bu sıralar İstanbul’da tam uçurtma uçurmalık hava.
Zaten kimi zaman yön değiştirse de güzel bir rüzgâr, masmavi gökyüzü, pamuk gibi bulutlar ve ara sıra sıcak yüzünü gösteren güneş bahşedilmiş.
Uçurtmanızın iskeleti için üç çıta, gövdesi için altıgen kesilmiş naylon, kuyruğu için bir sürü şerit halinde kesilmiş poşetler ve metrelerce çamaşır ipi. Belki ipinin çevredeki diğer uçurtmalarca kesilmesini istemiyorsanız daha da sağlamlaştırmak için mum. Uçurtmayı salarken avucunuzun içine mumu yerleştirirsiniz, böylece elinizin içinden ip geçtikçe mumlanmış olur ve daha sağlam olur. Neden bu yapılır? Çünkü uçurtma avcıları, uçurmalarının kuyruklarına jilet bağlarlar ve sizin uçurtmanıza kendi uçurtmalarını dolayarak jiletle ipinizi koparırlar. Sonra gökyüzünde uçurtmayı takip ederek nereye düşmüşse bulurlar ve artık onların olmuş olur.
Bir adet teras veya rüzgâr alan yüksek geniş bir yer.
Yanınıza bir kişi daha çünkü biriniz uçurtmayı tutarken aniden bıraktığında öbürünün senkronize bir şekilde ipi salıp uçurtmayı havalandırması gerekecek (bkz: uçurtmayı salmak). Bir adet karton rulo. Çünkü ipinizi sonuna kadar saldığınız zaman ucunu parmağınızla tutmaktansa daha büyük bir cisimle tutmayı yeğlersiniz. Sıkı sıkı. Elinizden kayacak da gidecek diye ödünüz kopar.
Uçurtmayı salmak-uçurtmanın asılı kalması-uçurtmayı toplamak.
Uçurtmayı salmanın tam tersi de uçurtmayı toplamak. Artık eve gitmek zamanı gelmişse yavaş yavaş ip sarılmaya başlanır. Havada asılı kalan uçurtma size doğru yaklaştıkça dengelemeniz giderek zorlaşır. Çünkü uçurtma asılıyken yükseklerde, rüzgâr çok ve sabit. Ama aşağı doğru indikçe rüzgâr azalmaya ve yön değiştirmeye başlıyor. İpin ruloya sarılma teknikleri de vardır bu arada. Giderek daha hızlı, daha az dolandırarak ve daha nizamî bir şekilde sarmaya başlarsınız.
O kadar güzel bir duygu ki uçurtma uçurmak. Sanki o yükselirken sizin de ayaklarınız yerden kesiliyor. Heyecanlanıyorsunuz. Gözlerinizi bir dakika bile ayıramıyorsunuz. Havalandırmaya çalışırken bir salıp bir tuttuğunuz ip ile dansınız başlıyor. Yer değiştirmeleriniz sanki bir arının çiçeğin etrafında uçuşması gibi. Düşmesin diye uçurtma, o kadar naif hareket etmeye çalışıyorsunuz ki. Bir an için yüzünün eğilmesini istemiyorsunuz. Ama sonra, yükseldikçe ve yükseldikçe artık yerini sabitliyor uçurtma. Bütün emeğinize, dikkatinize, özeninize teşekkür eder gibi. Eliniz kızarmış, belki nefes nefese kalmışsınızdır ama tüm bunların, uçurtmayı havada asılıyken görmekle bulunan huzurla kıyası zor.
Özgürlükse… Masmavi gökyüzünde, tüm şehrin üstünde, kuyruğuyla salına salına duranın bağlı olduğu ip, iki parmağınızın ucundayken nasıl özgürlükten bahsedilebilir? Ancak ve ancak ip elinizden kaçtığı zaman uçurtmanın sağa sola sallanarak düşüşüyle, kısa bir süreliğine gerçekleşebilir belki. Zaten o âna gözlerinizden akamayan iki damla göz yaşıyla şahitlik ediyorsunuzdur. Uçurtmanın süzüle süzüle inişi mi, sizin mahzun ifadeniz mi, hangisi varken özgürlükten bahsedilebilir? Yoksa Sartre’ın da meşhur sözü gibi:
Hepimiz özgürlüğe mahkumuz.
mu?
Ben 8-9 yaşlarımdayken uçurtma uçuruyordum. O zamanlarda beş katlı bir apartmanda oturuyorduk ve terası bize o kadar yüksek geliyordu ki. Çünkü kentsel dönüşüm ancak böyle apartmanlara kadardı. 20-30 katlı siteleri ben ömrümde görmemiştim bile. İlkbaharda ailecek terasa çıkıyorduk. Babam eve gelmeden önce uçurtma alıyordu, onu da alıyorduk yanımıza. Tabi ben 8 yaşındayken annem 28, babamsa 30 yaşındaydı. Yani aynı heyecan, aynı heves ve canlılıkla hep beraber uçurtma uçurmaya gidiyorduk. Havaya asma işlemine kadar genelde babam yapıyordu, çünkü o kadar dikkatli ve dengeli hareket etmek zordu. Tabi biz de deniyorduk arada sırada ama zaten başarısız olduktan sonra tekrar ve tekrar riske atmanın bir anlamı kalmıyordu. Havaya astıktan sonrası ise en güzeliydi. Hiçbir hareketi yoktu olayın, hiçbir heyecanı. Ama o ipi tutmak, uçurtmaya dokunmak demekti. Asla ve asla ulaşamayacağımızı düşündüğümüz yükseklerde ve hiçbir şeysiz, yalın halde bulunan uçurtmaya dokunmak demekti. Onun bir parçası olmak gibi.
…
Bir gün yine hep beraberken uçurtmayı saldık ve sonunda havaya astık. Babam ipi sonuna kadar salmıştı, yani uçurtmamız en yüksekteydi. Bizim imkânlarımız dahilinde. Ruloya bağlanmış ipi bana vermek için uzattı ve ne olduysa o anda oldu.
Ruloyu tuttum zannederken elimden kaçırdım ve gözümün önünde yerde sürüne sürüne ilerledi. İlerlerledi ve en son terasın duvarlarını da aşarak aşağı düştü. Uçurtma da daha yeni çıktığı yüksekliğini terketmeye başlamıştı. Bense ilk önce rolunun olmadığı avucuma sonra da rulonun gidişine bakakalmıştım. Şaşkınlık ve hemen sonrasında hissedilen büyük bir hüzün.
Zaman dur.
Kalp çarp.
Boğaz tıkan.
Kaş çatıl.
İç burkul.
Göz dol.
Dudak büzül.
Ses titre.
Benz at.
Sonra babamla uçurtmayı bulmak için sokak sokak dolaşmıştık ama bulamamıştık. Eve geri dönerken yolda babam başka bir uçurtma almıştı ve gerisini hatırlamıyorum.
…
Eğer sıkıntılıysam, dertliysem, huzursuzsam bu yaşadığım olayı rüyâmda görüyorum. Yaşım aynı, mekan aynı, her şey aynı. Ancak sonu daha farklı. Elimden kayıp giden rulonun peşinden koşuyorum. Koşuyorum ve terasın ancak dizime kadar gelen duvarlarına kadar geldiğimde ruloyla birlikte ben de aşağı düşüyorum. Düşerken saçlarımı geriye atan rüzgârın serinliğini, duvarın dizlerimi nasıl kırıp acıttığını ve ölmeden önce o acıyı yaşamak istemeyişimi yazmak isterdim ancak bunlar ben uyandıktan sonra hissettiklerim. Rüyâm ayaklarımın yerden kesilmesiyle son buluyor. Ne uçurtmayla bütünleştiğim düşüş saniyelerim, ne yer ile ilk buluştuğum an, ne hissedişlerim…
Kümülüs bulutlarını yiyesim geliyor bazen.
f/11 1/640 ISO-200 70mm
Dünyada herkes kendi meşrebine göre bir ilhâma, ilhâmlara sahip oluyormuş… Bazen onlarsız olamıyormuş ve hatta bazen onlarsız...
UNUTMADIK!
UNUTMAYACAĞIZ!
UNUTTURMAYACAĞIZ!
Taze taze yeni çıkmış mimar =)
Hamdolsun mezuniyetimi bugün itibariyle güzel güzel atlattım :) güzel duyguydu gerçekten, verdiğin emeği ve sonunda...
Bu performans izlenirken ağlanır. 70’ine merdiven dayamış bu mükemmel insanların hala efsaneyi hakkını vere vere yaşatmasına, dostluklarına,...
arada mutsuzluğumuz da olurdu fıtrat gereği. bazen zaten kalbimi o kırardı. çok güzel bakan koca koca gözleri vardı. sırf güleyim diye gözlerini...
savundum da ne oldu? bunu ölçebilecek araçlara sahip değilim ama zaten gazete yazarlığına ilişmemdeki temel etken yazdıklarım dolayısıyla bir kısım...
diyorum ki Türkiye’de yetişmiş bir insan, benzeri bir algılamanın devamında Proust’un vardığı sonuca ulaşmazdı. Proust, yaşadığı olağanüstü ruhî...